218

"Bayat bisküvi kadar süper bir şey yok lan!"
Harun Yılmaz 2008

"Harbiden lan böyle yımış yımış ağızda dağılıyor falan"
Nesnel İleti 2008

217

10 parmak F klavye'ye başladım. Onu halledince ver elini 10 parmak mors...

216

"ımmm nar koktu" dan yola çıkıp "Narkolik" kelimesini türetip, narkotik'le benzerliğine içten içe kopan, yarılan bir insanım.

215

Trabzon’a gelmeden önce siyah montla siyah pantolon almıştım. Botum zaten siyah, içime de siyah bir şey giyersem simsiyah oluyorum. Eskiden çok istediğim halde bu kadar siyah giysim olmamıştı be eheheh...

Merkezde değilim ben ilçedeyim, bu halde sokağa çıktığımda herkes bana bakıyor lan. Tabi alışık değil tabi millet böyle tipte insana, zaten buraların insanı da garip ya tırsmıyor değilim. Neyse ki mont sert gösteriyor biraz eheh...

214

Ayağımın eşofmanın astarına dolanması kadar tiksindiren bir şey yoktur.

213

Bilmediğim bir şarkıyı dinlerken uyuyamadığımı fark ettim.
Mesela çok iyi bildiğim Dark Tranquility albümlerinden birini dinlerken mışıl mışıl uyuyabilirim ama bilmediğim bir şeyse isterse klasik müzik olsun...

212

2 sene önce ekşide yazar olmak hayalimdi. orada yazamayınca başka bir sözlük bulup yazmaya başladım, gayet de güzel yazıyordum. Sonra o sözlük kapanınca birden soğudum. Başka sözlüklerde yazmayı denedim ama beceremedim.

Ekşinin alımı açtığını duyduğum anda hemen atladım ancak onay bekleyen çaylak olmak için gereken 10 entryi dahi tamamlayamadım, kaldı öyle. Yine de silinmesin diye ara sıra giriş yapıyordum.

Geçen ssg'nin doğum gününde toplu alım yaptılar. Eğer onay bekleyen çaylak olsaydım ne güzel yazar olabilecektim. Ancak yine bir şeyler yazabileceğimi hiç sanmıyorum. Zaten yazar olmayı içimdeki ukdeyi gidermek için istiyorum, o yüzden de çok fazla koymadı eheh...

211

Madem önümüzdeki birkaç ay evimdeki internetten uzak kalıcam, öyleyse indirmeyi unuttuğum albümleri indireyim de kota boşu boşuna durmasın dedim. Iced Earth, Iron Maiden, Demons and Wizards, Uriah Heep ve Dark Tranquility’nin de son albümünü indirdim. Gitmeden ancak yarım saat önce bitirebildim. Mp3 player da tüm indirdiklerimle ağzına kadar doldu, dışarıda kalan da olmadı ha. Çok seviyorum böyle ağzına kadar doldurmayı.

Evet, eniştem askere gittiğinden ablam yalnız kalmasın diye Trabzon’a geldim. Neden gelmeyeyim ki, gelecem tabi. Tüm makinelerimi, ıvır zıvırlarımı hatta tab edilmemiş makaralarımı, tekrar taratacağım negatifleri falan da aldım yanıma. Birde Ps2 için God of War aldım da çalışmadı lan, çok koydu ha. Bilgisayarımı da getirdim, tv’ye bağladım. Ancak tv her ne kadar iyi olsa da tüplü olduğundan oyun oynamak dışında diğer şeyleri verimli yapamıyorum. Mesela bu yazıyı ben yazmasam 12 puntoda olduğundan okuyamam =P Blogları da yazıları büyüterek okuyabiliyorum mesela…

Bir süre buradayım işte; dışarı çıkar tek başıma gezerim, Lubiş’imle fotoğraf çekerim, belki dil kursuna neyim giderim, gün boyu Lost ya da How i met your mother izlerim…

Oh mis…

210

Stop motion yapmak için 3 paket jelibon aldım, hepsini yidim, yidik, yidiler.

209

Tek cümlede kitap özeti

Olasılıksız: Küsuratlı sayı vereyim de salladığım anlaşılmasın.

208

Param olsa tablet alırdım, tabletim olsa yazılarımı onda el yazımla yazıp jpeg olarak yayınlardım. Çoğu kişi okuyamazdı tabi ehehe…

207

Kar yağsın istemek, dışarıdaki evsizleri hatırlayıp vazgeçmek, ikilemlerin içinde boğulmak…

Of ulan…

206

Bunu gördükçe “oha lan buraya bu fotoğraftan başka bir şey böyle cuk oturamaz” diye düşüp, nedenini sorgulamaktan kendimi alamıyorum.

205

Ekşimiş süzme yoğurt kadar sevdiğim bir şey yok lan!

204

Sonbaharda yere düşen yaprakların o nemli kokusunun verdiği huzuru hiçbir şey veremez!

203

Kabarmış hindi’ye sarılmak güzel olabilir sanki.

202- İstanbul Metallica Konseri–2

Sabah 11 gibi otelden yanımıza hiçbir şey almadan çıktık. İçeri fotoğraf makinesi alınmayacak diye biliyorduk ama kapıda hiç de uygulamadılar kuralı. Boşuma makinesiz gittik. Zaten sahanın diğer ucundan ancak 1-2 tane panorama çekebilirdim o kadar. Neyse, istiklalin başındaki simitçide poğaçayla kahvaltı yapıp stadyuma gittik. Ece’yle orda buluşacaktık. İçeri gireceğimiz kapıyı falan ararken Harun’un bir arkadaşıyla karşılaştık onlarla vakit geçirdik. Bu sefer de onların içeri gireceği kapıyı aramak için sahanın çevresinde dolanalım dedik, sahne arkasına çıkan kapıyla karşılaşıp geri döndük eheh… Ece geldikten sonra biraz daha oyalanıp 2’ye doğru sıraya girdik. Gerçi sıra değil insan topluluğu vardı. Sabahlayan da vardı, bizden sonra hala gelen de. Kapılar açılmamasına rağmen yavaş yavaş önlere ilerleniyordu. Harun’un arkasındaki sevişgen çift aralarına Harun’u da alacaklardı ki yemek yiyelim diye gittiler arkamızdan. Yoksa threesome’a doğru gidiyordu olay. Herif kız arkadaşının kıçıyla Harun’unkini karıştırdı o derece ahaha… Saat 2’yi geçmişti, Ece’de yemek yesek falan dedi, “açarlar birazdan kapıyı hem erken girelim de güzel yere oturalım” dedim, demez olaymışım. O arada yerde yumuşak bir şeye bastım, baktım mcdonnald’s ketçapı. “Basarım lan buna, şşş basıyı mı lan, şş hazır ol basıyom bak” dedim, bastım. Yan tarafta bi elemanın ayakkabıları batırdım ehehe… Sonra içeri girdiğimde aynı şeyi başkasının bana yaptığını fark ettim. Hem de öyle böyle değil pantolonu dize kadar çizgi şeklinde batırtmıştı. 5 ay oldu ayakkabıda hala izi duruyor ehehe…

Saat 3’ü de geçince millet sıkıldı, sinirlendi tabi. Her konserin, kalabalığın, izdihamın vazgeçilmez unsuru olan “havaya dolu pet şişe atmaca” olayı başladı. İyi arkadayız falan derken arkamızda bik bik konuşan kızlardan birinin suratına benim saçımı sıyırarak geçen pet şişe çotanak diye yapıştı! Birkaç dakika geçmeden aynısı bu sefer Harun’a oldu. Yazık adama lan, birisi elledi birisi pet şişeyi kafasına attı falan…

Dış çitlerle kapının ortasına doğru yaklaşmaya başlamıştık, artık çıkalım desek de çıkamazdık. Saatlerdir ayakta olmak ve etraftan ittirenlere karşı koymak yormaya başlamıştı. Kapının dibindekiler hem açılış saatinin 2 saat geçmesine hem de kafalarına yedikleri sayısız pet şişeden dolayı kapıyı tekmelemeye güvenliğe sövmeye başlamışlardı. Kalabalığın tam ortasına geldiğimizde birbirini ittirme furyası başlamıştı. Koduklarım piç gibi zevk alarak önlerindekileri ittiriyordu. O öndekiler de biz oluyorduk tabi. Ece benim önümde Harun solumdaydı sonra nasıl oldu anlamadım sağıma geçti. Etraftakilerle o kadar yapışıktık ki ayakta durmak için değil kendi yaşam boşluğumuzu korumak için uğraşıyorduk. Harun’a baktım bacakları yere 35 derece ile duruyordu, o derece ittiriyorlardı arkadan. Zaten o baskı altında ayaklarını yerden çeksen yere düşmen imkansız, tabi bu sefer ezilirsin. Harun’un ensesinden birisi buz mu atmış ne yapmışsa adam birden dayanamayıp herifin çeneye yumruğu indirmiş, ben görmedim. Her şey de bu çocuğun başına geldi lan, yazık ehehe…

Saat 4 civarıydı, kapıları açtılar sonunda! Ama millet nasıl hücum etti var ya, o an içimden “aha izdiham da ezilmek böyle bir şeymiş demek ki” dedim. Öküzler güvenliklere pet şişe atmaya başladılar yine. O sırada önce bi hareketlenme oldu güvenlikler birisini tekme tokat içeri aldılar. Sonra etraf duruldu, biraz nefes aldık. Çevremizdeki elemanlarla normal tanıdıkmışçasına sohbet ederken “akraba olmak” kavramını en güzel örneğiyle yaşadığımızı fark ettim. O kadar yakınken konuşmazsan garip kaçıyor biraz eheh…

Hala pet şişe atmaya devam edenler vardı. Biraz daha ileri ilerlerken birden önümüzdekiler arkaya doğru çullandılar resmen, birkaç adım geriye girmek zorunda kaldık. İşte o an asıl izdiham kavramını öğrendim! Öyle ki o sırada yere düşsen -ki o kalabalıkta zor- gayet güzel ezilirsin, kolay da kalkamazsın ha. Neyse, noluyor diye baktım ileri, bir tane kel kafa kalabalığı yararak ilerledi, bir çocuğa bağıdı, azarladı sonra onu da içeri aldı. Meğersem pet şişe atmış çocuk, güvenliğin de canına tak etmiş ki normalde yetkisiz olduğu bizim tarafa dalmış. Evet, güvenliklerin kapı önünden başka yere müdahale etme hakları yokmuş. Tabi bunun gibi durumlar hariçmiş, eheh…

Kapıya yaklaşan her bayan “ay ben fenalaştım ay ay alın beni” nidalarıyla o son anki sıkışıklıktan kurtarılıp içeri alınıyordu. O son anki sıkışıklıkta koptuk birbirimizden. Ece’de kısmen o şekilde hemen içeri girdi, sonra ben girdim ardımdan da Harun. “Oha lan” diyerek nefes aldık, hemen sahaya giren kapıya ilerledik. Az daha saha içine giriyorduk ki bizi yukarı kata yönlendirdiler. Bilet numaralarımıza göre yerlerimiz solda olmasına rağmen gidip sahnenin tam orta hizasındaki koltuklara oturduk. Saat 5 olmuştu…

(Not-2: 1 saattir yazdıktan sonra tekrar ara vermek zorunda kaldım.)

Alt grupların çıkmasını beklerken acıktığımızdan “ecük” olan paramızla garip tadı ve fahiş fiyatı olan köfteden aldık, 2’ye bölüp yedik. Susadık, bir bardak suya 1,5 litre parası verdik, onu da yarım yarım paylaştık. Sonra bir daha susadık, iki yudum suya o kadar para vermenin acısını çekerken o sinirle “lan gel tuvaletten içelim” dedik. Gittik ki muslukların suyunu kesmişler ama klozetlerinki akıyor. Herifler kasıtlı kesmişti bence lan. Klozetten içmedik tabi, oha.

Sırayla The Sword, Pentagram, The Down çıktı, onları izledik güzelce, sakince. Arada Uykusuz okuduk pantolonumda ki ketçapı sildik, dinlendik güzelcene… Tüm alt gruplar çıkmış sıra Metallica’ya gelmişti. Herifler baya bekletti bizi, millet sıkılmaya başladı iyice. Stadyuma gelirken Galatasaray formalarıyla konsere gelen bi grup görmüştük. Kapalı tribünlerde küçücük Meksika dalgası gördüğüm an onlar geldi aklıma. Aha dedim keşke büyük bitane olsa da biz de katılsak dedim. Hep istemişimdir kalabalık içinde Meksika dalgasına katılmayı ha. Tribündekiler saha içine laf attılar “sizi de görelim yapın hadi” gibisinden, saha içinde de dalga oldu ama millet birbirini göremediğinden pek devam edemedi. Sonrasında karşı tribün başladı ama sadece kapalı tribünde kalıyordu dalga, açık tribündekiler olaya sonradan uyandı ve dalga bize de geldi sonunda. Hava kararmış, stadın ışıkları açılmış, tüm stat aralıksız meksika dalgası yapıyor… Çoh süper dakikalardı ha. “Metallica’yı sallayın biz kendi kendimize eğleniyoruz” havasındaydık. O eğlenceyle tüm günün yorgunluğunu attım nerdeyse.

Ve onlar geldi! Creeping Death’le girdiler direk. Ne çalacaklarını bilmeme rağmen ne olduğunu anlayamadım. Hatta nakarata eşlik ederken birden uyandım, Harun’a dönüp “olum gerçek mi lan bu?!” dedim. Omuz omuza verip kendimizden geçtik. En güzel anlar bunlardı hatta o kadar gereksiz ayrıntıdan sonra asıl bu ayrıntıları yazmak isterdim ama rüya gibi 2-3 saatti. Anlatılmaz yaşanır olayı yani.

Önümüzdeki sırada Metallica tişörtlü gençler vardı, onlar dışında da genelde normal tişörtler vardı. Mesela bende beyaz So What tişörtüm vardı. Konser başlamadan önce “oo bunlar sağlama benziyor tek coşan biz olmayız” diye düşünmüştüm ama kof çıktı herifler, öylece oturdular. Hadi onları bırak konser başlayınca hala saha içindeki büyük yastıklarda yatanlar vardı be! Ulan koduklarım madem yatmaya geldiniz, madem yiyişmeye geldiniz ne diye saha içinden alıyorsunuz bileti?! Sinirim fazla sürmedi neyse ki…

Hangi parçaydı hatırlamıyorum birden sahnenin kenarındaki propan püskürtücülerden alevler yükseldi ve gecenin ortasında 1 saniyeliğine 150 metre uzakta olan bizi iliklerimize kadar ısıttı! Harun’la göz göre gelip “o neydi laaağn!” dedik, “Oha lan nasıl ısındık bir daha yapsalar eki eki” dedik. En büyük rahatsızlığımız sesin bize 1 saniye civarı gecikmeli gelmesiydi. Bu yüzden altıma ediyordum nerdeyse. One çalmaya başlamıştı, intosundaki top, tüfek, helikopter, mayın sesleri falan gelirken ben de Harun’a bir şeyler anlatıyordum ki birden patlama sesiyle yerimden zıpladım. Ben konuşurken Harun sahneye baktığından o önce görüntüyü gördüğü için korkmadı çakal. Mesela James konuşurken veya parçaya eşlik ederken bizim tribünde ilk tepki verenlerden biri ben oluyordum hep. Nedeninin 1sn’lik gecikme olduğunu sonradan çaktım. Ben de diyorum millet neden arkasını dönüp bana bakıyor. Meğersem ben dev ekrandan dudak okuyormuşum ondan ilk ben tepki veriyormuşum, Cnbc-e sağ olsun İngilizce de dudak okur hale gelmişim eheh…

19. parçadan sonra James “tenkü gunaayt” dedi diye millet hemen çıkmaya başladı nasıl sinirlendim varya! Pis herifler! O aralarda telefona ablam mesaj atmış “İstanbul’da bomba patlamış dikkatli ol” diye, tırstık biraz. Bide otel de istiklal gibi cadde de ki of of… Neyse, elemanlar 1 parça daha çalıp bitirdiler. En sonda her biri konuşurken en çok James’in “evimizde gibi hissettik” ve Lars’ın “en ‘fucking’ yakın zamanda tekrar görüşecez! Oköptmbye…” demesine sevindim ha! Penaları, bagetleri dağıtıp sahneden çekildiler, biz de 10dk sonra kapıya yöneldik. Harun’un bir arkadaşıyla buluşmak için beklerken bakkaldan 1,5 litre su alıp kana kana içtik, rahatladık.

Taksim’e döndük. İlk defa ıslak hamburger yiyebildim. Çok sevdik birer tane daha yedik. Ece’yi oteline kadar bırakıp biz de otelimize geri döndük. Yarın 10’da tren kalkacağından biraz televizyona bakıp uyuduk. Tabi bu sırada “oha lan gerçek miydi bu” şokunda olduğumuzdan ben zor uyudum biraz.

Sabah 7’de kalktık. Direk Haydarpaşa’ya gittik kahvaltımızı orda poğaça yiyerek kuşlarla birlikte yaptık. Büfeden dergi neyim aldık gidip yerlerimize oturduk. Trende önümüzdeki çocukla oynadık, daha doğrusu o bizle oyuncak gibi oynadı. Ben de acımadım çat çat fotoğraflarını çektim. Sonra acıktık adam gibi karın doyuracak bir tek pişmaniye türü şeyler satılıyordu. Saray helvasından aldık, böyle pişmaniyenin dışı çikolata kaplı olanından. Ara sıra uyuduk. Harun çok uyudu ama. Ben de sıkıldım etrafın fotoğraflarını falan çektim, dergi okudum falan. Sonra uyuya kalmışım tabi… Harun uyandırdı, meğersem bilet kontrolüymüş de görevli öğrenci kimliği görmek istiyormuş. Ben de kimliği ilişik kesmek için okula teslim etmiştim, mezun da olamama rağmen kaldıydı öyle okulda. 10,50ytl aldı benden! Yolculukla ilgili her belge gibi onun da makbuzunu saklıyorum. Ulen madem öyle gelirken soraydınız kimliği, vereydim o parayı da dönüşte tam bileti alırdım be! Hayır adı Ankara Ekspresi diye mi nedir böyle ince denetim?

Sağ salim Ankara’ya ayak bastık. Yolculuk başında tüm parayı ortada toplayıp ortak hesap yaptığımızdan kim ne kadar harcadı bilmiyorduk ama tek bildiğimiz şey cebimizde sadece 5ytl kaldığıydı. Nerdeyse eve dönüş paramız çıkmayacak kadar züğürt dönmüştük. Kızılay’a doğru bozuk kaldırımlarda ilerlerken böyle ikimizin de içi bunaldı iyice. O an İstanbul’un ne kadar süper bir şehir olduğunu anladım. Harun’la “lan olum köy gibiymiş burası lan” geyiğine bile girdik. En son o dolmuşa ben otobüse binmek için ayrılırken “pişman mısın” geyiğini de yapıp ayrıldık...

Ancak bu kadar şeyden sonra eve gidince ne yaptım hatırlamıyorum. Uyumuşumdur herhalde…

Evet, fotoğraf makinesi için hayatımda biriktirebildiğim en yüksek miktarlı paramla Metallica’yı en uzak tribünden izledim ve pişman değilim. Yine olsun yine yaparım! Ama bu sefer en az saha içi olacak ha, anlamam ben…

-Bitti- (oh!)

201- İstanbul Metallica Konseri–1

____________________________________________________________________________________
Yazıya 27 Kasım 11:30’da başladım “olüm yarım saatte yazarım hemen nolcek” dedim ama 3 gün içinde toplam 5 saat ayırarak ara ara yazabildim. Yazarken de konser kaydı 2,5 kez döndü durdu. Evet uzun (5 safya) ama o ayrıntıları yazmasaydım geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Uzunluğu yüzünden 2 parça yayınlamaya karar verdim. Sembolik olarak da kayıt tarihini 27 Kasım yaptım =)
Ayrıca unuttuğum yerlerde Harun’un büyük yardımı dokundu, teşekkür ediyorum ona.
____________________________________________________________________________________


Lise 2 de dilemeye başladığım zamadan beri ulan gelseler de canlı izlesem, Creeping Death’e “die die” diye bağırarak eşlik edebilsem diye geçirirdim içimden. Sonraları o kadar çok “geliyorlarmış olum bu sefer lan!” lafını duyup da kof çıkan haber duyduğumuzdan artık haberlere inanmamaya başlamıştık. Biri “geliyorlar” dediğinde “he he tabi” diyorduk.

Ancak 27 Temmuz konserlerinin gerçek olduğuna gelen bülten mailiyle inandım. Hemen planları yapmaya başladık, “abi otobüsle gideriz, trenle döneriz” falan diye muhabbetler dönmeye başladı. Tabi sonraları kimisinin gelemeyeceği belli oldu, bilet fiyatları açıklandıktan sonra benim gibi “oha çokmuş lan” diyenler, hayalleri yıkılanlar oldu…

Millet biletlerini almış hatta saha içi biletler bitmeye başlamıştı. O aralar dışarı da fazla çıkmadığımdan para biriktirebilmiştim ama o para fotoğraf makinesi içindi. Sonra kimdi hatırlamıyorum “abi gidelim lan” dedi. Harun’a da soralım falan diye düşündüm, “ben de sana diyecektim zaten lan” dedi. Hemen baktık bilet kalmış mı diye, saha içi biletler bitmiş 90 ytl’lik tribün ile 50ytl’lik kale arkası, sahanın teee öbür ucu biletler kalmıştı. O arada gidenler arasından sadece Harun’la ben kalmıştık. 90’lık bilet alalım dedik ama para yetmedi. Mecbur 50’lik biletlerden aldık. Gitmemizin en büyük nedeni gitmedik diye pişman olmamaktı zaten.

Bizimle birlikte gelecek olan Harun’un arkadaşı Ece vardı bir de. Onunla İstanbul’da buluşup konsere gidicektik. Çok gecikmeden Fatih Ekspresi’nden 21,25 ytl’ye ayın 25’i Cuma günü saat 23.30’a biletimizi aldık. Cumartesi sabahı 07.30’da Haydarpaşa’ya indik, Türk filmlerindeki o klasik merdivende durup İstanbul’a bakma sahnesini yaptık eheh…

Sonra Kadıköy’e gidip simit yedik, limonata içtik. Yiyeceğimizin genellikle simit olacağı gerçeğini o an fark ettik. O yüzden yanımıza da biraz simit aldık ama onların çoğunu kedişlere verdik zaten. Oradan Sirkeciye geçtik, Hayyam pasajına falan girdik gezdik, bir yerde çorba içtik. Yürüyerek Sultanahmet’e gittik orayı gezdik fotoğraf çektik derken Ece’yle buluştuk. Napalım needelim derken Ayasofya’ya gidelim dedim. Bunlar bilmiyor tabi müzelerin öğrenciye beleş olduğunu. Bende de müze kart var onunla beleş giriyorum. Neyse girdik geziyoruz, bir süre böyle “aa ne güzelmiş” modundaydık. Benim yıllar sonra 1 ay içinde İstanbul’a ikinci gelişim olduğundan gezilecek yerleri hatırlıyorum. O aralar restore çalışması yüzünden caminin yarısına iskele kuruluydu, pek fotoğraf çekemedim. Üst kata çıktık, caminin o kendine has kokusu yüzünden bizim kafalar bulanmaya başladı. O zamanlar Melih Gökçek’in Odtü’ye kafa tuttuğu zamanlardı. Cem Dinlenmiş’in “rektooor!” esprisinden konu açıldı, açılmaz olaydı. Benim çantadan dergiyi çıkarıp bir yandan gezip bir yandan da onu okuyup yarılıyor bu ikisi, ben de deli gibi fotoğraf çekiyorum her zamanki gibi. Artık etrafa bakmaz olduk, ben bunları zorla dışarı çıkardım.

Sonunda oradan çıktık. Naapak needek derken “haydin Yerebatan Sarnıcı’na gidek” dediler, eyi dedim ne diyem. Önceki gelişimde de gidemediydim zati, içimde kaldıydı. Biraz aradıktan sonra bulabildik nihayet ama sırada beklerken müze kart’ın ve öğrenci olmanın işe yaramadığını para ödemek zorunda olduğumuzu öğrendik. Ece neyse de Harun’la ben “aha girecek bize” diye tırstık. Çünkü Hala nerde kalacağımızı bilmediğimizden sürekli bir tedirginlik var üstümüzde. Biletleri alırken paramız az olduğundan “olüm parkta neyim geceleriz nolcek eki eki” diyorduk ama İstanbul’a gelince Harun caydı, o cayınca ben de caymak zorunda kaldım. Neyse 3ytl gibi küçük bir ücret ödedik de rahatladık. İçeri girdik, gezdik, hayvani büyüklükteki balıkları 50ykr ile vurmaya çalışıp vuramadım, sonra çıktık.

Acıktık biraz, bir şeyler yiyelim diye Sirkeci’deki çorba içtiğimiz lokantaya gidip lahmacun yedik. Napalım needelim derken “hadin Gülhane parkına gidelim” dedim, kem küm ettiler lan orası uzak dediler, “lan yok olm 10dk’lık yol” diye ikna ettim sonunda. Gittik oturduk banklara ama Harun’la benim nasıl uykumuz geldi var ya. Nerdeyse uyuyup kalacaktık orda.

Sonra Ece’nin bizden ayrılması gerekti, yolcu ettik. Biz de başımızı sokacak yer arama derdine düştük. Biraz gezerek otel aradık, bize uygun bir yer bulamadık sonra esnafa “ucuza adam gibi otel nerde buluruz” diye sorduk “İstiklal’in ara sokaklara bakın” dediler. Oralarda aramaya başladık bu sefer. Otellerin tiplerine bakarak geziyorduk, Hotel Efes diye bir tanesi güzele benziyordu girelim bakalım dedik. Girdik adamla konuştuk önce “80 ama size 60 olur” dedi, ben “direk ouu çokmuş kalsın” dedim. Harun “2 kişilik fiyat mı bu?” diye sormasaydı çıkıyorduk. Meğersem adam 2 kişi için söylemiş ben tek kişi sandıydım. Neyse “abi böyle böyle 2 gün kalıcaz öğrenciyiz pek fazla paramız da yok, 50 yapı ver gözünü sevek” dedik kabul etti.

Çok sevindik, hemen çıktık üstümüzü değiştirdik, biraz uzandık, kafamız da süper rahatlamıştı. Hem beklediğimizden de temiz çıkmıştı oda. Sadece makinelerimizi alıp güneşin batma saatine doğru dışarı çıkıp gezelim dedik. Gezerken Kara Güneş’e denk geldik, demo cdlerini aldım. O arada dönüş biletini geç olmadan alalım da bilet falan kalmazsa göte gelmeyelim diye yakınlarda tren bileti satan yer aradık. Sorduklarımız “aha şuradan gidecen oralarda vardı bi yer” diye yönlendirdi bizi. Bulamadık dedikleri yeri, bari yürüyerek sirkeciye gidelim dedik. Taksimden sirkeciye yürüdük, Ankara Ekspresine bileti aldık, tekrar yürüyerek güneş batarken otele geri döndük.

Dönünce biraz daha uzandık, akşam bir yerlere oturalım diye indik aşağı, nargile içebileceğimiz güzel bir yer aradık. Sonra dönüp dolaşıp hotel’in dibinde Fermantasyon diye bir yere girdik, dışarıdaki masalarından birine oturduk. Her zamanki gibi kapiçinolu nargile istedik. Beklerken Harun’un portresini çekmeye çalışıyorum onun makinesiyle, yan masada ki adamlar da bize bakıyor onu da fark ettim, biraz sakin olayım çok dikkat çekiyorum diye makineyi masaya koydum. Nargilemiz geldi, bir süre sonra yandaki adam “makinenize bakabilir miyim, bu modeli (A-1) çok kullandım şimdi görünce akrabamı görmüş gibi oldum” dedi. Meğersem adam Bosna‘ya ilk giden savaş foto muhabiriymiş. Sohbet baya güzelleşti, nargilemiz de çok güzeldi. Öyle ki ben hayatımda öyle nargile içmedim! 5-6 kez köz isteyip değiştirdik ama tadı hiç bozulmadı, yanmadı. Hala tadı damağımda ha! Neyse 12’ye kadar sohbet devam etti sonra onlar kalktı biz de 5dk sonra o güzelim nargileyi zorla bırakıp kalktık. İstiklal’de biraz daha gezip 1’e doğru yattık. Yarın ayın 27’si ve konser günüydü!

(Not-1: 2 saattir yazıyorum ve ara vermek zorunda kaldım.)

200

Eveeek, 200. yazıya gelmişim. Tabi bu teknik zart zurt yazısı oluyor. Öncelikle belirteyim ki 6 aydan beri yazıyorum ve 5 aydan beridir de Metallica konserinin yazısını yazayım diye düşünüp duruyorum. Heh işte bu yazıdan sonra onu yazıcam, çok heyecanlıyım bakalım ne kadar hatırlıyormuşum.

Sol tarafa bir sütun daha koymayı düşünüyorum. Zira bir şeyler eklemek için tek sütunum var ve bu yüzden sayfa aşağı doğru çok fazla uzuyor, sevmiyorum.

Artık tanıdıklardan kimin takip edip etmediğiyle ilgilenemiyorum, çok gerek de yok zaten.

Fotoğrafçı incelemesi yaptığım gibi artık sevdiğim blogların da incelemesini yapıcam. Hem değişiklik olur biraz.

Boomp3 kapandığı için artık müzik koyamıyorum. Yeni servis aramaya da üşendiğimden daha bakamadım ciddi ciddi. Millet musicons kullanıyor ama pek sevmedim onu ben. Gerçi artık autoplay yapamıyorlar niahahah =P

Google analystic şeysine göre “ziyaret sayısı” %23.67 , “sitede geçirilen ortalama süre” de %-0.50 gibi gudik bişeybir değerde.

Ay böyleyken böyle işte bacım… Biraz daha kısır?

199

Yün kazağı çıkarırken saça sürtününce elektriklenir, çat çut kulağınızı, kaşınızı çarpar ya hani. Hatta karanlıktaysanız o kıvılcımları görürsünüz…

İşte o elektriklenmeyle çıkan kokuyu çok özledim!

198

Cyzarine var-mış. Aferin bana ki bu insanın blogunu daha önce görmeme rağmen sadece göz atmışım, okumamışım. Merve dahil takip ettiğim 3 kişi daha takip ediyormuş bu blogu ve ben yine de yeni fark edebilmişim. Halbuse okusaymışım da benim gibi kısa kısa anlık düşüncelerini yazabilen, genelde başlık sıkıntısı çeken birisi daha olduğunu görürmüşüm.

Bugün okuyacam diye gün boyunca sayfayı açık bırakıp biraz sora başlarım okuma diye erteleyip de 2’den beri 2.5 saattir hepsini okumalıyım diye kasıp zaten bozuk uyku düzenimi daha da altüst etmiş oldum. Okurken de yazılar o kadar hoşuma gitti ki çoğuna yorum yazamayacak kadar bayıldım!

(oha çok uykum var lan)

197

Rüyamda çok ilginç bir olaylar örgüsü sonucunda bir bayanın fotoğraf makinesini gördüm. “AE-1’mi o?” dedim, hayır “Nikon lensli Lomo” dedi. (Ayrıca şu anda ne salak bir cümle olduğunu fark ettim) Ben istemeden bakmam için verdi ve sınıfına girdi. Ben de aşağıdaki Arkhe Cafe’ye gittim yerime oturdum, makineyi inceledim. Makine ilginçti lan. Çok değişik bir fikir verdi negatiflerin konumuyla ilgili. Malzeme ve imkan bulup da başarabilirsem hayata geçiricem bu düşünceyi.

Sonra “lan ben bu makineyi nasıl geri vericem? Ya bulamazsa beni burada…” falan diye telaş sardı beni. Mal gibi gidip sınıfının önünde beklemek gelmedi aklıma. Bu stresle uykum da kaçtı zaten. Sonrasında uyandım mı hatırlamıyorum ama…

196

5 yaşında okula başlayıp 16.5 yaşında üniversiteye başlamış birini tanıyorum.
Oha ne korkunç bir şey lan!

195

Hani fare’nin lazeri var ya hani. Hani orda küçük bir boşluk var ya hani. He işte o küçücük alana kör sinek koysak ne olur çok merak ediyorum.

Fare kıpraşır mı acaba?

194

Yağmurdan sonra ve rüzgar eserkenki havaya bayılıyorum! Hava tüm kirlerinden, sisinden, isinden, pisinden arınıyor besberrak bir şey oluyor, bakmaya, içime çekmeye doyamıyorum. Bulutlar yalnız kalıyorlar, geceleyin şehrin tüm ışığını emip daha da güzelleşiyorlar. Gökyüzü daha net oluyor, yıldızlar belirginleşiyor…

Hele bu havalarda fotoğraf çekmek daha da güzel olur ha. Kısmet olmadı ama daha. Çok istiyorum lan. Aslında demin Harun’la Kutay dışarı çıkıyorlardı, ben de çıkabilirdim ama müsait değildim ki be…